Yunus Emre, Tapduk Emre dergâhında yetişip olgunlaştığı halde, bir dergâh kurup, halkı irşad etmek yerine, Anadolu’yu diyar diyar gezerek bulduğu hakikati, dağda, bayırda; köyde, şehirde rastladığı kimselere sade bir dille anlatarak, Hak için halka hizmet etmiştir.

Tasavvuf büyüklerinden birinin söylediği gibi: O, sağıra davul çalmamış, köre bezenmemiş, yükü cevher olan malını, talip olanın ayağına götürüp satmıştır.

Kırk yıl dergâha düzgün odun taşıyarak kazandığını, şiirlerin en güzel örnekleriyle dağıtmıştır.

Yaradılış gayesinin, Hakk’ı arayıp bulmak olduğunu, Hakk’ı bulmadan gerçeğe ermenin mümkün olmadığını, gayet açık bir ifadeyle anlatmıştır.

Dünyaya geliş amacının varlık olmadığını; kul olup, Hakk’ı bulmak olduğunu söyleyerek, halkı, Hakk’a yönlendirmiştir.

Bu anlamda, düz yazı tarzında anlatacak olursak; Yunus Emre, şiirlerinde şunları söylemiştir:

Sakın, dünyanın zevkine, sefasına gönül verip, meyletmeyelim! Bu dünyaya gönül veren, onun menfaat ve şehvet tuzaklarına kapılıp gider. Bu dünya yutucudur. Nice âlimleri yutmuştur. Ölüm gelip çatınca, bizim de bedenimizi alıp yutar. Gör kardeşim, bu gerçeği; birçokları kabirlerde uzanmış yatıyor! Şu kara toprak, bizi de alır koynuna bir gün.

Zavallı insanoğlu, nefsinin arzu ve isteklerine karşı, âciz ve zayıf kalmıştır. Dilediği şekilde yeyip, içip, zevk almıştır. Her an ölebileceğini düşünmez. Gideceği güne hazırlık yapmaz, bu dünyaya dalıp gitmiştir. Öyle bir zamandayız ki, gençlere öğüt fayda etmez, kimse yanlışlarına pişman olup, tövbe etmez, yaşlılar gafletten uyanıp namaza durmaz. Ömür, rüzgâr gibi geçer, geri gelmez. Zenginler azıp yoldan çıkmış, yoksulların hâlini unutmuş, zevke, sefaya dalarak nefsine uymuştur. Görüp anlayarak bu dünya hâlini, âlimlerden dinleyelim gerçeği. Unutmayalım, bir gün öleceğimizi; çünkü bütün doğanlar ölecektir.

Ey dostlar! Unutmayalım, bir gün öleceğiz! Ölmek sorun değil, hatalarımızın, günahlarımızın cezasını çekeceğiz. Bir gün, şu dünyada yaptıklarımızın hepsi bize gösterilecek. Günahlarımız, hatalarımız, bir bir yüzümüze vurulacak. Ne yaparız? Ne ederiz o gün? Eğer gerçek kul olsaydık, Rabb’imizin emrine uyup, O’na kulluk ederdik. Bu dünyanın zevkini, sefasını terk edip, O’nun hasreti ile ağlardık.

Şu dünyada bir bina, bir saray göster bana, sonunda eskiyip, yıkılmamış; kazanılmış bir mal göster bana, sahibiyle bu dünyadan gitmiş. Diktiğin binalar, saraylar, sonunda yıkılıp virane olur. Biriktirip, yığdığın mallar geride kalıp, başkasına sermaye olur. Elinde bir şey olmadan çekip gidersin. En iyisi, çalışıp kazandığın maldan hayır, hasenat yapmak. Yoksa bu dünyada kazanılan malın, mülkün hesabını vermek, ahirette güç olur.

Ey kardeşler! O gün gelir, söylemez olur dilimiz; yanlarımıza konur ellerimiz, yıkanır, hazırlanırız. Sela verilerek, öldüğümüz, dostlarımıza duyurulur. Dört tekbir ile cenaza namazımız kılınır. Beş karış bez olur giydiğimiz.Bir yıl geçtikten sonra çöker kabrimiz, unutulup gideriz. Başımıza dikerler mezar taşını, üzerine yazarlar künyemizi, adımızı. İşte, dünya hayatının sonu budur!

Boş yere geçirdik günlerimizi; ne ibadet ettik ne Yaradan’ın emirlerine uyduk ne de hayır işledik. Ömrümüzün nasıl gelip geçtiğini anlayamadık. Yaptığımız hayır ve şer, kiramen melekleri tarafından defterimize yazılır. Gün geçtikçe ömrümüz tükenir, bedenimiz bozulur. Bu dünyada biriktirdiklerimiz geride kalır. Bitmeyecek sandığımız ömür tükenir. Dönülmez yolculuğu yaparız o gün.

Hani veliler, peygamberler? Hiçbiri burada kalmadı, hepsi gelip geçti bu dünyadan. Altın ve gümüş kazanmak için ömrünü harcayanlar, birer birer gittiler. Güvenme kardeşine, eşine, çocuklarına, sevdiğin komşularına! Ecel başına gelince onların sana faydası olmaz. Her an Rahman’ı analım, bu bedeni besleyip durmayalım, o zaman Dost’a ulaşır canımız.

Bir gün, can kurtaran melek gelecek, gözümüze görünecek. Bizi bedenimizden çekip alacak. Geride, boş ve kurumuş tenimiz kalacak. Biriktirdiğimiz malımızı, mülkümüzü akrabalarımız paylaşacak. Tenimizi mezara koyacaklar, üstüne toprak atacaklar. Yaptıklarımızı hatırlayıp, bazılarına pişman olacağız. Ah edip, geri gelmek isteyeceğiz. Lâkin son pişmanlık fayda vermeyecek.

İşte yine nazar oldu, şu bizim canımıza; Muhammed (s.a.v) esaslarını verdi, dinimize, imanımıza. Peygamberlerin ulusu, dinimizin direği Muhammed (s.a.v), yaratılırken ne cevherler vermiş, nurundan bu bizim bedenimize. Haydi gel ibadet edelim, sağlığımız yerindeyken. Bir gün hastalanır, yıkılırız, yapamayız istediklerimizi. Sorgu melekleri gelip, hesap sorarlar. Ölüm haktır bilirsin, neden gafil olursun? Azrail kast eder canımıza. Bu sözleri Yunus kendiliğinden söylemedi, Hak söyletti diline.

Gelip geçti ömrümüz, şöyle bir rüzgâr esip gitmiş gibi; sanki bana şöyle geldi, göz açıp yummuş gibi. Ruhumuz bu bedende konuktur. Bir gün olur, çıkar gider kafesinden, uçan kuş gibi. Şu insanoğlu ekinlere benzer; kimi biter, kimi yiter. Şu dünyada tek bir şeye yanar içim, ağlar gözüm; genç ve yiğit iken ölenlere. Sanki, taze ve yeşil ekin biçilmiş gibi. Bir hastaya varalım, bir yudum su verelim; yarın ahirette Hak şarabı olarak karşılığı gelir. Bir yoksulu arayalım, bir elbise giydirelim; yarın ahirette geri döner gelir, Hakk’ın biçtiği elbise gibi.

Bilenlere soralım, bu bedendeki can neymiş? Can, Hakk’ın kudretidir. Fikir, O’nun hizmetçisidir. Endişe ise, korku ve üzüntünün kaynağıdır. Bu ahlar vahlar, aşkın ziynetidir. Şükredelim onun birliğine ki, bizi, yok iken kendinden var eyledi. Aslında biz yine yokuz, var olan tek O’dur, yok olana mal-mülk ne imiş? Hak bizi yarattı, gidip dünyayı görelim diye. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, kimseye kalıcı değilmiş. Soralım Tapduk’lu Yunus’a, soralım Tapduk’la yaşayan, Tapduklanmış Yunus’a, bu dünyadan ne anlamış? Bu dünyanın sonu yok, hep gelenler gidiyor; o da gidecek bir gün, sen-ben davası neymiş? Ölüp gideceksek bu dünyadan, yapılan bu kavgalar, savaşlar kimin içinmiş! Dolaşırdık çarşı pazar, beş para için neler yapar. Sonunda bedeni terk etmiş, yakasız gömlek giymiş, gider. Sabah akşam söyleştiler, Hakk’ı bulmak isteyerek. Yunus der ki, yok olan, Hakk’ı burada buldu, gider. Sabah vakti mezarlığa gittim, gördüm ki hepsi ölmüş, yatıyor. Herbiri çaresiz olmuş, ömrünü tamamlamış yatıyor. Gittim onların yanına; baktım, gördüm hâllerini; nice yiğit muradına erememiş, gitmiş. Yemiş böcekler, etlerini; kimisinin bağrı delinmiş, şu ufacık çocukların gül yüzü solmuş. Mezarlara konmuş tenleri, Hakk’a ulaşmış canları; bak gör sen onları, bize ölümden haber veriyor. İnci dişleri eksilmiş, sarı saçları dökülmüş, bütün kavgaları bitmiş. Allah’ın emrine uymuş, yatıyor. Gözünün nuru gitmiş, her işini bitirmiş, son harcadığı kefen parası olmuş, kemikleri dağılmış, yatıyor.

Eğer sen de gerçek âşık isen, mal mülk biriktirmek için ömrünü tüketme! Böyle yapanlar, kara toprağın koynuna girmiş yatıyor.

Hiç unutma o günü! O gün gelir; ruh, bedenden uçar gider, gözün bir şey görmez, dilin haber vermez olur. Azrail yanına gelir, ruhuna yapışıp alır. Annenin, babanın ağlayıp çırpınışı fayda vermez olur. Sela verilir, ölümün duyurulur. Dönüşü olmaz bu yolun, son pişmanlık fayda vermez olur. Üç gün oturup konuşurlar, neyin varsa paylaşırlar, unutulup gidersin. Sonra kimse seni anmaz olur.

Gider imiş dünyaya gelen, burada yapılanların hepsi yalan, ağlar sonunda ömrü dolan. Yaşlandıkça yüzümüz kırışır; bir gün gelir, ağzımız sessiz kalır, çürüyüp toprak oluruz. Sen bu gerçeği bilmez misin, inceleyip görmez misin? Ölenleri hatırlayıp ders alalım, geride kalan ömrümüzü boşa geçirmeyelim.

Birçok kişinin gözünü gaflet kör etmiş; Hak için muhtaçlara ver desen, bir ekmeğe kıyamaz. Nice yiğit insanları devirip alır ölüm, Azrail pençesini atınca, kimse O’na karşı koyamaz.

İsrafil isimli melek Sur’u üfleyince, tüm mahlukât yerden kalkıp dirilerek mahşer meydanında toplanır. Tek hâkim olan Sübhan’ın huzuruna çıkar. O gün, din gününün sahibi Yüce Allah herkesi hesaba çeker. İmansız veya günahı çok olanları, azap melekleri götürüp ateşe atar. Feryatlar içinde derileri yanar, kemikleri tüter. Malik, cehennemi çağırır, çekip meydana getirir, Allah’tan korkusundan cehennem bile inleyip, ağlar. Günahlarımız terazide tartılır, unuttuğumuz günahlar olduğu gibi seyredilir, orada her şey açığa çıkar. Kimse kimseye yardım edemez, kimse kimseden bir şey isteyemez. Yardım, yalnız Hak’tan olur.

Hani, mala-mülke, benim diyen; sarayları, köşkleri beğenmeyen, şimdi toprak olmuş yerleri. Onlar ki gece gündüz eğlenirlerdi; eve, ocağa girmeyip, hiç ibadet etmezlerdi; geçti artık devirleri. Hani o şirin sözlüler, hani o güneş yüzlü güzeller? Toprakta çürüyüp kaybolmuşlar. Bir zaman beyler idi, kapıcılar tutar idi, gel gör şimdi, ne olmuş hâlleri! Artık kabirde kapı yok girilecek; ne yemek vardır yenilecek; ne de ışık vardır görülecek, gece olmuş gündüzleri. Eğer âşık isen, terk et ölüm endişesini. Ölümden ne korkuyorsun? Ölünce Hakk’a kavuşursun. Ölen, bedendir; ruh ölmez. Ruh, bedenden doğar, sonsuzluğa kavuşur; ölmek, fesatların korkusudur. Yaradan’dan ötürü yabancılık yoktur bilene, tüm yaratılmışlar O’nun nefesidir. Vuslat yolu, en sağlam yoldur. Gel derler, dosttan yana; bu, “Her şey O’na dönecektir.” diyenin davetidir.

Bir kere gönül yıktın ise, yaptığın ibadetler boşa gider. Gönül, Allah’ın evidir. Gönül Kâbe’sini yıkanın kıldığı namaz makbul olmaz. Yol odur ki doğru gider, göz odur ki Hakk’ı görür. Er odur ki mütevazıdır, alçakta durur. Yüksekten bakıp başkalarını hâkir gören göz, göz değildir. Gerçek bir ereni bulup, O’nun doğru yoluna girelim. Hak için bol hayırlar işleyelim. Böyle yapılan bir hayır,yarın bize bin misli olarak döner. Eğer ölecek kadar hâlsiz değilsen, dur sabah namazına. Sabahleyin ezan okur müezzin, söyler Allah’ın adını; namaz dinin direğidir, yıkma dinin direğini. Sabah olunca, kanat çırpan kuşlar, rüzgâr ile sallanan dallar, bak tesbih okuyor. Sen de yatma, namazını kıl, Allah’ı anıp zikir eyle; elini açıp, Rabbine şükür eyle; ahirete hazırlık eyle.

Ey sözlerin aslını bilen, gel dinle! Bak, bu söz nereden geliyor, hiç benim sözüme benziyor mu? Sözün aslını anlamayan, bu söz benden gelir sanır. Söz var, kaygıları giderip sevinç verir; söz var, tanıdıkların arasını açıp, uzaklaştırır, birbirine yabancı kılar. İkram da, hor görme de herkese söz ile olur. Sözün gerçeği, çok bilmekten değil, Halîk’ın nidasından gelir. Yunus okuma yazma bilmez; fakat söylediği sözlerin anlamını, âlimlerin çoğu anlamaz. Aşk eri soydan soptan gelmez, yoldan gelir. Kim ne ikram ederse bize, kendiliğinden değil, Hak ile Hak’tan verir. Bu dünya evi, kahır çekme yeridir; kimse burada rahat edemez. Bu dertten kurtulmak için ödenen kefaret, bir ah ile feryat olur. Durdu müezzin, kamet getirdi. Hazrete çevirdim özümü. Fatiha okundu, belimi büküp, Hakk’a rükû ettim. Bir suret gördü gözüm. Secdeye varınca, yıkıldı tüm prensiplerim. Ne söyleyim, ne dua edeyim, bilemedim! Beş vakit namazımı, aşkın işgal etti.

Müslümanım diyen kişi, İslam’ın şartını bilmeli. Allah’ın buyruğunu tutup, beş vakit namazını kılmalı. Tan yeri ağarınca başını yataktan kaldır, ellerini abdest için suya daldır. Böyle yaparsan cehennemden azad olursun. Öğle namazını kılarsan, ne dilersen olur. Nefsin düşmanındır; onunla mücade edip, onu öldür. İkindiyi kılanlar, yaşayıp dirilirler. Onlardır Hakk’a erenler. Akşamın farzı üçtür. Dağ gibi günahlarını eritir. Yatsı namazına hazır olanları sever, Kadir Allah. İmanın sana rehber olur. Kim beş vakit namazını kılmadıysa, O’nun müslümanlığı tamam olmaz. Peygamberimiz Muhammed Mustafa, ümmetinden vefa bekliyor. Çünkü O, her ne teklif edildiyse de ümmetini dilemiştir. Sen, şimdi dinin için gayretini arttır, nefsine muradını verme. Peygamberin için aşk ile salavat getir.

İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen, boşuna okuyup ilim tahsil etme. Çünkü kendini bilen, Rabbini bilir. Kendini bilmeyenin okudukları boşa gider. Çok okuyup, bildim diye övünme! Çok ibadet ettim diye güvenme! Ereni, Hak bilmezsen, yaptıkların boşa gider. Yunus diyor ki: “Ey hoca! İstersen var git bin kere Hacca, bu ibadetlerden üstünü, bir gönüle girmektir.”

Aşk, imamdır âşıklara; gönüller toplanıp ona cemaat olur. Kıblemiz, dost yüzüdür; biz böyle namaz kılarız. Dostun yüzünü görünce ispat oldu, her türlü şirk, yağmalanıp yok edildi. Şeriat iyidir, Allah’ın emirlerini kapsar. Kim ona hıyanet ederse, ondan uzak dur. Erenlerin nefesi ile gelir bize imalı sözler. Böylece fitneden uzak kalırız. Biz kimsenin dinini, ibadetini eleştirmeyiz, dinimizin emirlerine hakkıyla uyarak, muhabbet buluruz.

Ey çok kitaplar okuyup, her şeyi bildiğini zanneden kişi! Neden bizim halimizi kınıyorsun? Sırrı açıktan bilmek istersen, sen de aşk kitabını oku, bir bak. Eğer sen seni biliyorsan, şekilden kurtulup manaya yönel. Aradığını başkalarında arama, kendinde ara. Kitapları yüzeysel okuyup kalma, idrak edip yaşa. Kalp gözünü açıp âşık ile sevgilinin hâlini gör. Gel gör, bir bak, âşık, sevgili ile cilveleşmektedir. Onların gayesi birdir. İkilikte sanıp, onları görme birbirinden uzak. Âşık ile sevgili gerçekte birdir. Aşktan gelir Yunus’un bu sözleri, çünkü çaresiz Yunus ne yazdı, ne de okudu. Gönlünü dinleyip, sadece söyledi.

Bana, namaz kılmıyor deme, ben namazımı bilirim. Benim kılıp kılmadığımı, ancak Hak bilir. Kimin kafir, kimin Müslüman olduğunu dosttan başkası bilemez. Ben namazımı kılarım, Hak kabul eder namazımı.

Dost, gözlerimi silerek gözümden perdeleri kaldırdı. O zaman içtim mana şarabını. Dost şimdi buradadır, yüzünü açıktan gördüm. Herkes, benim şifreli sözlerimin manasını açıklayamaz. Siz, dertli âşıklara sorun bu sözlerimin hikmetini. Dost isteyen gelsin bana, göstereyim ona dostun yüzünü.

Âşık olan için, bu dünyada eski ve yeni elbise fark etmez. Ne bulduysa onu giyer. Onlar, her gün yeni elbiseler giyerek kimseye gösteriş yapmazlar. Hayır ve ibadetler hakkıyla yapılırsa, bu insana yeter. Güzel niyetli olanlar için çıplak yürümekle, ipekli giyinip dolaşmak fark etmez. Bu fedakârlık makamına ermek istersen, nefsine uyma. Onun istediğini yapma. Kanaat ile onu yok et. Nefsini, aklının emrine ver, sen de yokluğu tercih et. Şu dünyada hiçbir şeye hevesin kalmasın. Bütün ibadetlerin başı, kendini fakir ve yoksul bilmekmiş. Gel, sen de öyle olmak için dünyalık arzu ve isteklerinden vazgeç.

Ben, dost ile tanıştım; artık ben ne gam, ne de keder çekerim. Çünkü bana iyilik, dosttan gelir. Erenlerin bastığı yere yüzümü sürdüm, bu sayede dostun yüzünü gördüm. Her davadan, her iddiadan vazgeçen kişi hiçbir şeye takılmaz. Aşkın şarabından içip, gönlü hoş olur.

İşitin ey dostlar! Aşk, bir güneşe benzer. Hiçbir ayrım gözetmeden, güzel çirkin demeden, her yeri, her şeyi aydınlatır. Aşk ile yanmayan gönül, katı bir taşa benzer. Taşta, kayada hiçbir bitki yetişmez. Taş gibi gönül de öyledir. Onda hiçbir güzel duygu yetişmez. Taş gönüllü insanların dili zehirlidir. Ne kadar yumuşak ve sakin söylemeye gayret etse de söyledikleri insana dokunur; tartışmaya, kavgaya sebep olur. Âşık olan, sevgilinin hasreti ile yanar. Gönlü, yanan mum gibi yumuşak olur.

Âşık oldum, erene ermek ile; Hakk’ı buldum, erin yüzünü görmek ile. Ere ermekle, erde buldum tüm aradıklarımı, arayıp sormak ile bulamadım. Her nereye baktım ise eri orada gördüm. Huzurunda yüzümü yere sürüp, gönlünü aldım. Önceleri pınar idim, deniz oldum erenler nazarı ile.

Bu aşk yüzünden şaşılacak hâle düştüm, önümü göremez oldum, yolda yürüyemiyorum. Bu dünyada herkes beni baş tacı yaparak överken; perişan oldum, ayaklara düştüm. Garip bülbül misali, sevdiğimi anarak, ağlar gezerim. Akar gözümden yaşlar, sel gibi.

Aşk makamı yücedir; aşk sonsuzdur. Aşktan beşer söz edemez, aşkı anlatamaz. Aşkı, ancak Kudret tanımlar. Âşıkların dilinden dökülen, Hakk’ın sözleridir. Söyleyen O’dur, işiten O, gören O, gösteren O. O, âşıkların menzilidir. Budur bizim işimiz, budur bizim lezzetimiz. İçip mest olduğumuz şerbet, dostun sohbetleridir. Şayet O Sevgiliyi anmak dilersen yine O söyler, söz O’nundur, O bizimdir, biz O’nun. Bu, bir tesbih dilidir. Hak hasretiyle canımız eziyet ve cefa çeker. Kimseye bundan beter azap olamaz. Aşkın ateşi yüreğimizde yanar. Bizim bu derdimize derman bulunmaz. Aşk sultanlarının bir kuralı vardır; âşıkları kusur işleyince ya terbiye eder kulunu, yahut pazarda satar.

Dünyalığım yok, varlık sahibi olamadım diye sakın tasa etme. Eğer sevgiliye erdinse, terk et gönlündeki kederi. Benim sevdiğim sevgiliyi sen de görseydin, daha dinlemeden bu nasihatlarımı, hemen canını feda ederdin. Gerçek âşık olanların yüzünde nur olur. Gece gündüz durmadan akar gözyaşları. Cümle alemin sevdiği, şu din ile imandır. Aşksız gerekmez vallahi, din ile imanı. Âşıkların arasına girersen, kibirlenme mütevazı ol, aşka feda et canını; ancak öyle bulursun Süphanı. Canını aşka feda etmeyen, âşık olamaz. Gayret edip Dost’a ermelisin. Arzu ve isteklerinden vazgeçip, Dost’u istemelisin.Aşka tanık gerekmez. Aşk ifşa edilmez. Pervane gibi aşkın ateşinde yandıysan, o aşktır, inkâr edilmez. Şöyle böyle bahanelerle aşkını terk eden, âşık kalamaz.

Emin olun ki, şu dünyada aşksız insan yoktur; herkesin bir varlığa sevgisi vardır. Hakk’ın dünyasında yüz bin türlü sevgi var, sen de kendine lâyık olanı seç. Bazıları Rahmani’dir sevgilerin, kimisi şeytani; Rahmani olanlardan sevap kazanılır, diğerlerinden günah. Hak yolunda sevap kazanılır. Bu, O’nu sevenlere lâyık olur.

Dünyada Peygamberimizin başına geldi bu aşk. Sevgilisi Hak’tır, haber getirdi Cebrail O’ndan, bu aşka tanıktır.

O Yaradan’ın aşkı, benim gönlüme düşerek orada yara açtı; hiç gitmez gönlümden, eksik olmaz dilimden; hep O’nu söyler, hep O’nu anarım. Bana nurunda gösterip beni mest etti. Can gözüm O’nu gördü; dilim O’ndan haber verdi. Ben, bu aşk bahçesinde yana yana gezen bir garip bülbülüm; sevdiğim gülün dikeniyle kana bulandı bağrım, çaresiz dolaşıyorum. Ne akıllıyım, ne divane; şaşkın bir hâldeyim. Beni bu hâle aşk düşürdü.

Şu hayatın gerçeğini anlayıp yaşamak için aşkın eteğinden tutmalısın. Ömrünü aşka feda edip, onun için tüketmelisin. Ariflerin nişanı, her gönülde hazır olmalarıdır. Lafa, söze aldırmayıp, onlardan birine uymalısın. Arifler gönüllerde dolaşıp, arı gibi bal yapar. Sen de onlara hizmet etmelisin. Aşkın elinde zehir, panzehir olur. Aşk ile söylenen en acı sözler, kimseyi incitmez, gönül yapar. Sen de icraatlarını aşk ile yapmalısın.

Yüzme bilmiyorsan, sakın girme aşk deryasına! Onun deryası dipsizdir, bilmezsin nasıl batıp, boğulduğunu. Herkes aşkın değerini bilmez, bu cevheri boncuk sanır. Ne sattığını bilmeden, gidip yok pahasına verir. Bir kimse dostun yüzünü bu dünyada âşıktan görmez ise, yarın ahirette ne yaptığını bilmeden çaresiz gezer. İşte, Tapduk’un yüzü, Dost yüzüdür. Dost’u görmek dileyen O’na baksın, O’ndaki anlamı görsün.

Dost’un keskin bakışları, aşkının okudur. En katı gönüllere bile tesir eder. Onun aşkına takılan kişi, canından vazgeçer. Başka işleri dert etmeyip, her türlü tereddüt ve endişeden kurtulur. Aklı başında olan, cennetteki hurileri unutup, ücretle ibadet etmez. Arifler için bu dünya, hayal ve rüya âlemidir. Kendini Dost’a adayan bu dünyaya kanmaz.

Aşkın ateşinden bir zerre denize düşse, denizleri kaynatır. Düştüm aşkın ateşine, tutuşup yandım. Bir gönülde aşk olsa, o gönül başka şeyleri dert etmez. Ben bu aşka daldığımdan beri, tüm üzüntülerden kurtuldum. Dost bana aşkını verdi, içim dışım nur doldu. Bir kuru ağaç idim, erenlerden biri nazar etti, yeniden yeşerip genç bir delikanlı oldum. Tüm arzu ve isteklerimden vazgeçtim, yokluğu buldum.

Aşk, beni benden aldı, bana kendimi unutturdu. Aklım da, gönlüm de hep dost oldu. O’nun hasreti ile yandım. Yalnız O’nu arzuladım. Ne malım, mülküm var diye sevindim, ne de yokluğuna kahredip dövündüm. Ben, sadece O’nun aşkı ile avundum. Âşıklar, O’nun aşkıyla, her türlü varlık ve isteklerden vazgeçip, ölmeden önce ölürler. Bir damlanın denize düşmesi gibi, sonunda ona kavuşarak, damla iken derya olurlar.

Ne yapayım? Bu gönlüm aşk yüzünden coşup, taşıyor. Bana olmadık hareketler yaptırır. Ne kadar kararlı, düzgün yürümeye çalışsam, yine de aşk, bana beklenmedik, umulmadık hareketler yaptırıyor. Benim için aşk, önemlidir. Aşkı tanıdım ben. Söyleyemem O’nun sırlarını. İfşa edemem aşkımı. Sen nasıl sabrediyorsun, Dost yüzünü gören kişi. Nasıl O’ndan ayrı kalıyorsun, O’nu özlemiyor musun? Işık, nasıl varlıklarda türlü, türlü renkler olarak görünüp tecelli ediyorsa, sevgili de varlıklar âleminde sıfatları ile tecelli edip öyle görünür. O’nun bir görünüşü ile gönlüm coşar. Kendime sahip olamam. İşte yine aşka gelip çok sevdim. İnsanın başına gelen hiçbir olay, hiçbir duygu aşktan üstün değildir.

Dost’un aşkına düştüm, dünya ve ahiret bir oldu. Geçmişim ve geleceğim, dün ile bugün gibi geldi bana. Artık bana, “ben” diyemem. Kimseye, “sen” diyemem. Hak’tan gelen bir hitapla gönlüm mutlu oldu. O dost beni yarattı; “Git dünyayı gör.” dedi. Geldim, gördüm, hoş bir yaşantı. Lâkin dostu seven kanmaz ona. O, kullarına; “Yarın ahirette görüneceğim.” diye söz verdi. Dost, yarını beklemeden, bana yüzünü bugün gösterdi. Yunus kendini unutup, yüzünü Sana döndü. Hep söylediği sözler, Sen’in sözün. Söz söyleten Sen’din bana.

Sözler söylenir, taşlanırım. Ben Dost için bunlara katlanırım. Hâlimizi anlayanlarla hâldeş olurum. Ey bizim hâlimizi bilen kişi! Biz, aşk yolunda inkârcı değiliz. Bizim suretlerde sevdiğimiz Hak’tır. Bu, halka, kaş, göz güzelliği gibi gelir. Nice sultanlar aşka dalıp çaresiz kaldı. Erenler geçti bu dünyadan, kalmadı. Hakk’ı gerçekten sevenlere cümle âlem kardeş olur.

Sen bize, bizden yakınsın. Ama görünmezsin, perdelerin vardır. Sen verirsin, Sen alırsın. Neyi, niçin yaptığını; ancak Sen bilirsin. Bu ten gözü görmez Sen’i; gönüller görür Cemalini; ancak görenler de, gördüm demez.

Ben, aşkın dalgıcı oldum, denizlerde yüzerim. Deniz, benim damlamdır, damlalar bana derya olur. Ay ve güneş bana kul olmuş, etrafımda dönüyor. Hak’tır aslım, şüphe yok; Kur’an bana yol gösteriyor. Sadece şeriatle meşgul olup, ibadet ve itaat edenler, eremez bu gayeye. Hak ve hakikati aramıyorlarsa eğer.

Aşkı olmayana içim acır. Onları ikna edip, aşk vermek için gayret ederim. Açıklarım sırlarımı. Yanlış anlaşılmaktan çekinmem, paylaşırım yaşadıklarımı. Bizim aşkımız, Rahmanidir. Hem de canımızın canıdır. Geldim, dünyayı görüp seyrettim. Bugün ya da yarın giderim. Burada fazla eğlenmek istemiyorum. İstediğimle bu dünyada olamam. Ben bulacağımı buldum, arayacağım başka bir şey kalmadı benim.

Daha yer, gök yaratılmadan var idi ezelde bu aşk. Aşk, işin kaynağıdır. Ne varsa ondan yaratılmıştır. Ruhlar âleminde kim Dost’un yüzünü gördüyse, onun canıdır aşk. Yazıktır, aşktan anlamayana aşktan haber vermek. Emanettir, dikkat et! Aşkın sırlarını sakla. Oturup, rastgele yerlerde söyleme onları. Bilmiyor musun, sarrafların arasında şöyle bir kural vardır: Kadir, kıymet bilmeyene göstermezsin mücevherini.

Yolunu şaşırıp günaha dalma, bu cihanda kimse sonsuz kalmayacak. Bir elbiseye kir bulaşınca, yıkamadan temizlenmez. Gönül kiri de pişmanlıkla, tövbe ederek temizlenir. Gönlünü temizlemeden namaza durma. Çünkü o namazın, namaz olmayacak. Bu dünyanın kirine, pasına bulaşan, hiç ölmeyecek gibi mal-mülk biriktiren, bir erenden dua almayınca, kirli kalıp, yıkanmayacak. Sen en iyisi, gece gündüz gönlünü Hakk’a verip, O’na er. Çünkü gönül gözü, ancak bu sayede açılır. Gönül gözü görmeyince, baş gözü gerçekleri göremeyecek.

Ey güzel! Cömertlik et, bu tarafa bir bak. Ayın ondördü gibi yüzün parlıyor. Perdeyi yüzünden kaldır. Dişlerin inciden beyaz, iki kaşın hilal gibi. Alnın, aydan parlak. Şu dil, nasıl anlatabilir senin güzelliğini! En iyisi sen, bütün gözlerden uzak dur. Gözlerin, ceylan gözü gibi. Eşin, benzerin yok senin. Bu âşık, Hak tecellisini senin yüzünde gördü. Ayrılamam, artık senden. Çünkü bana, senden göründü Hak.

Hak’tan başka, kimseye gönlünü kaydırmazsan, her an seyrettiğin Hak olur. Hak aşkına gönül veren, dostunu göz göze görüp, bütün varlıklardan vazgeçer.

Ben, şu an Sen’i gördüm, nasıl sabredeyim! Sen’i bir kere görmeye cümle âlem can verir. İki cihanın varlığını bana verseler, Sen’siz ne yapayım. Her işim Sen’inle olur. Bin tane ömrüm olsa yine Sen’in için harcarım. Ben, beni kaybedeyim, Sen’inle Sen olayım. Herkesin yanıp, inleyerek arzu ettiği Sen’sin. Ben Sen’i bulmuşken, Sen’siz nasıl kalayım.

Kime gönül verdim ise bana yar olmadı. Hâlimi anlayıp, derdime derman olmadı. Riyakâr ve vefasızlarla karşılaştığım hâlde, yine de aşktan şikâyetim yoktur. Bu, benim kaderimdir. Dost ne yazdıysa onu yaşadım, O’ndan şikâyetçi olmadım. Aşk, ulu bir kişiden kutlu bir nazarla doğar, aşkı tatmayan gönüller virane kalır. Nemrut ateşini, İbrahim’e gül bahçesi yapan, aşktır. Yeri, göğü Hak yarattı, o Ahmet’in dostluğuna; “Sen olmasaydın, yeri göğü yaratmazdım.” sözü buna delil oldu. Aşkta kahır, çile çok olur. Âşıklara sabır ve gayret gerekir. Eğer aşık olduysan Dost’a, sakın aşkından utanma!

Sen’sin, benim canımın canı, Sen’siz ben bir adım atamam, bir söz söyleyemem. Benim tek gayem Sana kavuşmak, Sen’inle olmaktır. Eğer cennette Sen’inle olmayacaksam, vallahi o cenneti de istemem! Her nereye baksam, Sen’i görür gözüm. Çünkü Sen, apaçık ortadasın. Bir ışık gibi her yerde, her nesnede; renklerinle, sıfatlarınla görünmektesin. Söylerken Sen’sin sözüm, Sen’den başka ne söylerim. Her yerde, her ortamda hep seni anıyorum. Her varlıkta hep Sen’i gözlemekten, Sen’den bir iz bulmaktan başka muradım yoktur. Ben âşık oldum San’a, ne olur yüzünü göster bana. Tek sevdiğim Sen’sin benim, Sen‘den başka sevdiğim yoktur.

Ben çok mutlu bir kişiyim ki, onun gibi bir yerim var. Ne yürüdüm, ne aradım, ne de Dost’u bulmak için uzaklara sefer ettim. O’nu ben kendimde buldum. Başka nereye gideyim.

O’ndan bahsetmeden duramam, aşkımı açıklayıp utanmaktan kurtulayım. Herkese, çağırıp müjde vererek, âlemlere duyurayım. Canımı kurban edeyim O’na, eğer canımı kabul ederse. Nasılsa öleceğim, bari O’nun için öleyim. Sekiz cennetin hurisi bir araya gelip bana sunulsa, Sen’in yerini tutamaz. Onları Sana tercih edemem. Benim Sen’den başka kimsem yoktur ki elimi tutsun. Bırakma beni, perişan olurum!

İlahi! Bir aşk ver bana. Kendimi kaybedip, bilmeyeyim. Şöyle hayran et beni, başka suretlere aldanmayayım. Benden benliği al gider, içime Senliği doldur. Ölmeden öldür beni. Bir daha ölmeyeyim. Benim gönlüm aşkınla dirilsin. İsteyen gülsün, isteyen küfür etsin. Yanayım kendi derdime, kimse bilmesin. Senin o mübarek kokunu duydu canım. Hasretine dayanamayıp, terk ettim her şeyi. Hiç bilinmez ki makamın, Sen’i nasıl bulayım. Mansur gibi darağacına çeksinler beni. O anda perdeyi açıp göster kendini. Kurban edeyim bu canı. Aşka, inkârcı ve riyakâr olmayayım.

Sen, canımdan içeri Can’sın. Bize din ve imansın. Aşkın beni âleme tanıttı. Saklamak istedim, ama saklamam mümkün değil; çünkü seni açıktan gördüm. Canımı, gönlümü, aşkın ateşine attım. Kendimden geçip, sevgili ile buluştum. Denizlere daldım, dibinde sedef buldum. Açıp, inciyi çıkardım.

Allah aşkına ey akıllılar! Gönlüm gitti, Dost ile buluştu. Geri dönüp bana gelmez. Ne olur, gönlümü bana buluverin. Gönül bana yoldaş iken, ibadet ve itaat eder idim. Şimdi yıkıldı düzenim, gönülsüz ne yaparım? Gönül, Dost ile içeride, ben kapıda feryat, figan ağlamaktayım. Gönlüm bana dönmez ise, ben onsuz ne yaparım.

Benim sevdiğimin nişanı yoktur. Her nereye baksam orada sıfatlarıyla görülmektedir. Beni, bana sormayın, bende değilim. Gözümden bakan Hak’tır, ağzımdan O söyler. Ben, bende değilim, aşkı beni, benden almıştır. Şeriat, Allah’ın emridir. Tarikat, olgunlaşma ve vuslat yoludur. Hakikat, marifet O’nu bilmektir. Sultan Süleyman’a, kuş dili bilir, dediler. O kuş dilini nasıl bilsin! Bir bilen var, Sultan Süleyman’ın içinde.

Gerekirse zahit olup bin yıl ibadet edeyim, gerekirse kâfir olayım; ne O’nu daha çok yüceltebilirim, ne de O’ndan bir şey eksiltebilirim. Çünkü O’nun, benim ibadetime ihtiyacı olmadığı gibi, kötülüğüm de O’na zarar veremez.

Muhammed, Hakk’ı bildi, Hakk’ı kendinde gördü. Göz gerekir, görmek için; yoksa her yerde Hak hazır. “Biz paylaştırdık.” buyurdu Hak. Rızkını Hak’tan bil. Göz perdesinin açılması için, nefsini bilmen gerekir. Âlimler, bildikleriyle kitap yazar. Aşk kitabının ayetleri gönüllere yazılmıştır.

Ey aşk şarabını sunan Saki! Doldur bize, sun kadehi, ondan içelim kana kana. Sohbetimiz İlahîdir. Sözümüz, cennetten gelen kevser şarabıdır; şahımız şahlar şahıdır. İniltimiz, dostun özleminden gelir. Kim bir dem bu sohbette bulunsa; müftü, hoca olsa bile aşka yenilir. Bu, bir İlahî devlettir. Ondan bir nefes alan, ölümsüz olur. Hırka ile taç giyip bu yolda erilmez. Cübbe giymekle de âlim olunmaz; dinin, diyanetin kurallarına uyup yaşamadan, yüz bin sayfa okusan ne çare? Bin defa hacca gitsen, bir defa gönül kırdınsa bir işe yaramaz yaptıkların. Miraç gecesinde kulların gönüllerini emanet etti Dost, Resulüne. Sen de gönlünü O’na bağla.

Eğer gerçek âşık isen, şu takındığın şöhret nedir? Hak yolunda sadık isen, yaptığın hileler, yanlışlar nedir? Gönlündeki putları kırmayınca, fesattır tüm ibadetlerin. Terk et o görünüşü, sil senden, benliği. İçin mamur olmadan, taşıdığın görüntü neye yarar? Gözün görür, ağzın söyler, aklın manaya erer. Gündüz güneş ışık verir, peki gece parlayan nur nedir?

Müminsen gel, şu parlayan yıldızlara bak. Eleştirme Allah’ı sevenleri. Burada emirlerine uyan kişinin ahirette tamam olur işi.

Aşk davası güden kimsenin hırsı, hevesi olmaz. Aşka gönül verenler, zevke, sefaya dalmaz. Aşktan söz etmesin kimse, dünyalık itibarı severse. Gerçek âşık olan kişi; artık dünya ve ahireti anmaz. Sadece dilinde aşk olanlar, bilmez aşkın ne olduğunu.

Gitmez âşığın gözünden bir an sevgilinin hayali. Âşık, sevgili yolunda verir canını. Boş laf sanmayın siz aşkı. Kime uğrasa, indirir tahtından. Ferhat bu aşk uğrunda dağı delerken; başını balyoz altına koydu. Abdürrezzak terk etti, aşk için imanını. Ey aşk eri, aç gözünü! Yeryüzüne ibretle bir bak, gör bu güzel çiçekleri; açarak geldi, sararıp, dökülüp gider. Bir sor sen onlara, nereyedir bu yolculukları. Her bir çiçek naz ile Hakk’ı över. Bütün kuşlar, hoş sesleri ile o Padişah’ı zikreder. Gördün, gelen geçermiş; bildin, konan göçermiş; aşk şerbeti içenler, ancak bu manayı anlar.

Ey beni âşık diye kınayıp ayıplayan! Gücün yetiyorsa gel beni aşktan kurtar; elinden gelmiyorsa, söyleme aleyhimde fesat haber. Hiç kimse kendi isteğiyle hâlden hâle girmedi; âşık, kendisinin istediğini, yaşadığını zanneder; ama o istek de bir halk ile gelir. Hepimizin hâlini o kudreti sonsuz belirleyip takdir eder. Eğer aşk ile bir hâle girdin ise, o hâlin tesiriyle bir olay da yaşadın ise, sonradan hâl gidip, aklın başına gelince, o yaşadığına pişman olup kötü söz söyleme; çünkü aşk ile yaşananları Hak takdir eder. Şeriat edebinden korkarım söylemeye; yoksa verirdim size, aşktan daha detaylı haber.

Yine aşk elçisi geldi, yine doldu meydanımız, yine sevgiliden haberler getirdi. Yine sohbet salonumuz parladı. Yine aşk şarapları sunuldu, mest oldu canlarımız. Evin içi aşk ile doldu, ulu kişi aşkını sundu, canlarımız hayran oldu, perişan olup dağıldı saçlarımız. Bazılarımız Leyla oldu, bazılarımız Mecnun oldu, bazılarımız Ferhat oldu, aşktan haber aldı canlarımız. Düşmüş idik, Hak bizi kaldırdı. Birliğini bize bildirdi, içimize aşkı doldurdu, samimi ve dürüst oldu inancımız. İnsan, tavsiyeleri dinleyip çok öğrenmeli, menziline, maksadına ermek isteyen, içli ve hüzünlü yalvarmalıdır. Bu maneviyat yolu çok uzundur. Dünyalık arzu ve istekler bu yolda bir tuzaktır. Bu tuzaklardan birine takılan, manevi rehberinden destek almalıdır. Kendinden emin olmak isteyen, ileri geri konuşup, dedikodu yapmaktan vazgeçmelidir. Kim Hakk’a eren birine hizmet ederse, o, azaptan kurtulur. Bir ermişin yüzünü gören de mutlaka bağışlanır. Biz bu haberi Yunus’tan aldık, neşelenip sevindik. Hazineye kavuşmak isteyenler, erenin yolunu izlemelidir.

Yaradan, kendi kendine muhabbet etmiş, muhabbetinden bir nur meydana gelmiş. Bu nurun adını Muhammed koymuş. Ondan âlemleri ve insanı yaratmıştır. Sevgilim diye yüceltmiş Muhammed’ini. Ümmetine çevirmiş O’nun yüzünü. Muhammed bir denizdir, âlemi kaplar. O, dünya malına gönül vermemiş, hiç de geçici mallardan biriktirmemiş. Allah’ın aslanı Ali, sağında Muhammed’in; Hasan ile Hüseyin solunda Muhammed’in; kim yemezse, mahrumdur, sofrasından Muhammed’in. Bu dervişlik, Hak yolunun talibi olmak, acayip bir hâldir. Talip olan kişiye önce irade ve kararlılık gerekir. Bu sayede varlıktan geçerek, kulluğu bulur. Kulluk yaparak erene bakıp, Hakk’ı görürsün. Hak, ere “benim” diyerek, varlığı ere koydu. Erenin gözünden bakıp, dilinden söyledi. Erenlerin himmeti, yerden, semalara kadar etkilidir.

Ben, burada kalıcı değilim. Bir süre yaşayıp, ömür tükettikten sonra yine gideceğim. Bu dünyada gerçeği aradım, gerçeği buldum. Tüccarım, malımı satmaya geldim. Ben, varlık davası yapmak için gelmedim. Benim işim sevmektir. Dostun evi, gönüllerdir. Ben o gönülleri, Hak girsin diye, hazırlamaya geldim. Benim şu deliliğim, Dost sarhoşluğundandır. Âşıklar bilir, benim bu hâlimin ne olduğunu. İkiliğimi terk ettim, birliğe eriştim. O, sultandır; ben, O’nun kuluyum. Ben o dost bahçesinin bülbülüyüm. Ben burada mutlu olup, bülbül gibi ötmeye geldim. Burada bilişmeyen canlar, diğer alemde bilişemez. Ben, Dost ile bilişmeye geldim. Âşık olup, sevgilimin derdinden öldüm. Gerçek erin kapısında hizmet edip, ömrümü tüketmeye geldim.

Dost’tan bana nazar oldu. Hak kapısı açıldı. Girdim Hakk’ın hazinesine, inci ve mücevherler alıp, sohbetlerde dağıttım. Sultanlık tacı, başıma kondu; aşkın kadehi bana sunuldu. Canım içti, aşka kandı, doğruyu, yanlışı seçer oldum. Hamdım, beni aşk ateşi ile pişirdi. Olgunlaştırıp, aklımı başıma topladı. Hayrı, şerden seçtim. Bu dünyadan gidenler, gideceği yere gitti ve gidip orada kaldı. Ömür sürem bitti, ben de buradan göçer oldum. Uzun yıllar kapısında hizmet ederek Tapduk’uma eriştim. Gizli sırlar saçar oldum.

Bir erenin huzuruna varıp, Onun tavsiyelerine uymadıkça, hiç kimse, kendi bilmesiyle Allah’a eremez. Din iman gerekir bu dünyada. İrfan sahibi ol, uyanıp gerçekleri gör, işini bitir; yarın ahirette işin bitmez, burada işin bitmeyince. Gönlümdeki bu sırları sakınmadan söylerdim âşıklara; ama onlar bu sözlere katlanamazlar, her türlü varlıktan geçmeyince. Şayet akılları takılırsa bu sırlara, inkâr edip mahvolurlar.

Hak cihana doludur. Her yerde apaçık ortadadır. Her nereye baksan, O’nun eserlerini ve sıfatlarını görürsün. Fakat O’nu kimse göremez. Sen, O’nu kendinde ara, O, senden ayrı olmaz. Gelin, tanış olalım, birbirimizin gerçeğini görelim. Sevelim, sevilelim, kavgayı, savaşı bırakalım. Hepimiz Hakk’ın nefesiyiz, bu yüzden kardeşiz. Şu geçici dünya için kardeş kanı akıtmayalım. Sonunda bu dünya kimseye kalmaz.

Şu dünyada kurulmuş çarşı-pazar. Dost içine girmiş, gezer. Kiminden alır, kimine verir, kendi kendine alışveriş eder.

Ben, Hakk’ımı gördüm. Hak ile oldum tanış. Her nereye baktımsa, her görünen Hak’tır. Perdelisin bugün. Seni, sana göstermezler. Perde dediğin, dünyalık isteklerdir; gönlünden, gözünden çıkar. Evliyadır, Hakk’a ermenin kapısı, Yunus’tur kapıcısı. Aşk ile gelenler oraya, lütuf ile girerler içeri.

Acaba şu yerde var mı, şöyle garip, benim gibisi? Bağrı dertli, gözü yaşlı, şöyle garip, benim gibisi. Gezerim Anadolu’yu, Şam’ı, yukarı illerin hepsini. Çok istedim, benim gibi bir garip bulamadım. Kimseler garip olmasın. Hasret ateşi ile yanmasın. Dilim söyler, gözüm ağlar. Sanki gökde bir yıldızım. Daha ne kadar yalnız kalırım. Bir garip ölmüş deseler, üç gün sonra duysalar, soğuk su ile yıkasalar, şöyle garip, benim gibisi.

Sonunda ben, beni bildim. Hakikate ererek Hakk’ı buldum. Korkum, O’nu buluncaya kadardı. Şimdi tüm korkulardan kurtuldum. Evvel, ahir baştan sona, hükmü bitmeyen sultan benim. Yedi iklime hükmedip, varlıkları canlı tutan, benim. Benim, bu yeryüzünü yaratan. Yer üstünde gökyüzünü kuran benim. Göklere “dur” dedim, durdu. Şu dünyadan, insanlara atalık yapan, yüz bin Âdem geçti. Gönderip, getiren benim. Sufi ile sufi olan, saf ile saf benim. El bağlayıp, itaat eden benim. Vücudumuzu seyre başladık. Mana evine daldık, iki cihanın tamamını bu vücutta bulduk. Yedi kat yer, yedi kat gök, dağlar, denizler, cennet ile cehennem, hep bu vücuttadır. Şu devreden sema, görmemizi engelleyen yetmiş bin perde, hep bu vücuttadır, hepsini bu vücutta bulduk. Ezeli ve ebedi var olan Allah, bize şah damarımızdan daha yakındır. Bizden hiç ayrılmaz. Sakın kendimizi O’ndan ayrı bilmeyelim. Eğer gerçeği görmek istersen, düşman olarak sana nefsin yeter. Şimdi git, o nefsinle savaş! Nefstir, insanı yolda koyan; başkaları ile uğraşmanın bir faydası yok. Sen, başkalarına değil, nefsine öfkelen. Bu dünyanın şerrinden emin olmak istersen, terk et şu kibiri. Kanaatkâr olup, yürü hakikat yolunda. Kimsenin bağına, bostanına girme. Kimsenin sevdiğine söz vurma. Git, kendi sevgilinle, aşk bahçende mest olup yaşa. Sohbetlerde, çiğlik yaparak etrafına huzursuzluk verme, aşk ateşi ile pişmeye bak.

Aşk ile bakmayan, surete bakar, surette kalır. Eremez manaya. Dış görüntüleri, gerçek güzellik sanır. Tadarsan gönül dudağıyla aşkın tadından; geçersin dış görünüşlerden. Erersin manaya. O zaman kurtulursun, ayrılık ızdırabından. Bu vücut şehrine her an giresim gelir. İçimdeki sultanın yüzünü orada bakıp görmek isterim. İçimden gelir, işitirim sözünü; fakat göremem yüzünü. Yüzünü görmek için canımı veresim gelir.

Manadan anlayana sözünü söyle. Canında aşk eseri olana ver gönlünü. Aşktan anlamayan, ne sevilir, ne de ona gönül verilir. Yalnız, aşk için aşk yaşayanda aşk eseri vardır. Dışı güzel ve hoş olup, içi boş ve duygusuz olanlar işe yaramaz. Düştü yine gönlüme asıl vatan. Dost, Dost diye gideyim, oraya varayım. Halvetlerde meşgul olayım. Issız köşelerde Rabbimi anayım. Bülbül olup, Dost, Dost diye öteyim.

Ey Allah’ım! Senin gibisi yoktur. Günahlarımızı affet. Biz, Sen’in garip kullarınız. Ey rahmeti çok Allah’ım! Ne gücümüz var, ne kuvvetimiz; ne ilmimiz var, ne ibadetimiz. Tek ümidimiz, senin bağışlaman. Bağışla Sen, bu günahkâr kullarını; eğer bağışlamaz isen, ahirette Sen’den uzak kalmak pek zor Allah’ım!

Dost yolunda ölürsem, hiç şüphe yok, geri gelirim. Kâr sayarım o anı, canımı, şükretmek için gelip veririm. Bin yıl toprakta yatsam, bırakmam ben “Enel Hak”ı. Ne vakit gerek olur ise, aşkın nefesini çekip, geri gelirim. Ben, şu âlemi dalıp seyrederken acayip bir sırra erdim kardeş. Haydi siz de görün. Ben, Dost’u kendimde gördüm kardeş. Bende bakıp, bende gördüm, benim ile ben olanı. Bedenime can verenin kim olduğunu bildim kardeş. Aradım da bulamadım; O ben ise, ben haniyim? Seçemedim O’ndan beni. Bu kez O oldum kardeş. Suret, topraktır demeyi gönlüm kabul etmez. Hakk’ın tecellisine mazhar olup, bu toprağın cevherini Hazret’e eriştirdim kardeş. İnanmayan kişi duymaz bunu. Dertlilerin canı sezer. Ben, aşkın bülbülüyüm, gönül bahçesinde ötmeye geldim kardeş. Zengin oldum, yoksul iken. Benim oldu tüm kâinat; yerden göğe, doğudan batıya kadar, doldum kardeş! Nitekim ben, beni bildim, sonunda Hakk’ı buldum. Korkum O’nu buluncaya kadardı, tüm korkulardan kurtuldum kardeş.

Bu ömrü niçin yaşadığımı düşünmeden yaşamışım. Kimsenin kimseye yapmadığı kötülüğü ben kendime yapmışım. Hayatta yaptıklarımın hepsi gösterişti. Ne gariptir ki doğruluk ve samimiyeti unutmuşum. Geceye ereceğini kimse bilemez, ömrümü nefsim için harcamışım.

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun, kârdan, zarardan geçtim, dükkanım yağma olsun. Ben, benliğimden geçerek, gözümün perdesini açtım. Ben, Dost’uma ulaştım, şüphelerim yağma olsun. Bendeki benlik tutkusu gitti, hep mülkümü Dost kapladı; mekansız biri oldum, mekanım yağma olsun. Her şeyden ilgimi kestim, O Dosttan yana uçtum. Aşk meclisine düştüm, meclisim yağma olsun.

İşitin ey insanlar! Ahir zaman olacak. O zamanda sağlıklı Müslüman azalacak, onun da çoğu şüpheli olacak. Bilginler okuyacak, okuduğunu uygulamayacak. Halk, nasihat duymayıp, sağır gibi kalacak. Kalmayacak zengin beylerde cömertlik. Her biri binecek birer arabaya; yedikleri, içtikleri yoksulların hakkı olacak. Uzak duracaklar erenlerden, el çekmeyecekler haramdan. Deccal yerden kalkacak, onlar da ona uyacak. Herkes kendine yazık edecek, yarın mahşer gününde ettiğini bulacak. Şimdi senin günün aşk ile geçsin. Aşk ile meşgul olmalısın. Çünkü sevdiğin kişi, yarın ahirette canına can katıp, seni kurtaracak.

Yunus Emre’nin şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, Yunus’un Hakikat yolu, dertlilerin, çaresizlerin, gariplerin yoludur. Derdinde derman arayanların yoludur. Bu yolculuğa çıkmadan önce, hastanelere giderek oralardaki çaresiz insanları ziyaret edip, dertlerini dinleyelim. “Birgün ben de böyle hastalanabilirim, benim de başıma böyle dertler gelebilir, ne yaparım o zaman?” diyerek, onların yerine kendimizi koyup düşünelim. Sonra mezarlığa gidelim. Oralarda dolaşıp, kabir taşlarını birer birer okuyarak, şu dünyadan bizim gibi kimlerin gelip geçtiğini; ne beylerin, yiğitlerin, tüyü bitmemiş sabilerin yattığını görelim. “Birgün benim de yakama yapışır can alıcı melek, ben de eninde, sonunda buraya geleceğim, akıbetim budur!” diyelim. Bu ziyaretleri yaptıktan sonra tekrar halkın arasına dönerek, derdi, sıkıntısı olanları dinleyelim, aç kaldığı hâlde kimseden bir dilim ekmek parası isteyemeyenleri tanıyalım. “Ya ben de böyle parasız pulsuz, aç susuz kalsaydım ne yapardım, kimden nasıl isterdim?” diye düşünerek, yoksulların hâlini anlayalım.

Kimsesiz çocukları ziyaret edip, “Ya ben de annesiz, babasız kalsaydım, öyle büyüseydim; neler yaşardım?” diyerek, kendimizi onların yerine koyalım.

Huzurevlerine gidip, orada kalanların hayat hikâyelerini dinleyerek, hayatta neler varmış, öğrenelim. Sonunda bizim de yaşlanıp, yalnızlığa terk edilebileceğimizi unutmayalım.

Bütün bunları yaparak, ibret aldıktan sonra, Yunus Emre’nin şiirlerini birer birer okuyup, ne demek istediğini idrak ederek içimize sindirelim. Aklımızı, fikrimizi, Yunus’un ilkeleriyle; gönlümüzü, O’nun sevdasıyla dolduralım. Yunus gibi arayıp, Yunus gibi bulmaya gayret edelim.

Kimsesiz çocuklara gidip, abla, ağabey, anne, baba olalım. Hastanelerde hastalara bir yudum su verelim, onlara Allah’tan şifa dileyelim. Huzurevlerine giderek onlara evlat olalım. Bir ihtiyaçları olup olmadığını soralım.

Parkta, bahçede, yolda, alışverişte dolaşırken insanları izleyelim. Fakiri, fukarayı hâlinden tanıyarak, fakir avcısı olalım. Sormadan, onların cebine bir miktar para koyup uzaklaşalım.

Akrabalarımızla sıkı temasta olalım; hâllerini, imkânlarını araştırıp öğrenelim. Onlar için elimizden gelen yardımı esirgemeyelim.

Komşularımızla tanışalım; durumlarını öğrenip onlara da gerektiğinde izzet, ikramda bulunup, yardım edelim.

Bütün bunları yaparken, ibadetlerimizi düzgün ve aralıksız yerine getirelim. Nafile namaz ve oruçlara önem verelim. Kötü huylarımızı terk ederek, nefsimizi terbiye edelim. Güzel huylar edinelim. Herkesle iyi geçinelim. Başkalarının hakkında dedikodu yapmayalım. Kimseye iftira atmayalım. Yaradan’ı, canımızdan çok severek, O’na âşık olalım.

Yaratılmışların hepsini, Yaradan’dan ötürü hoş görelim. Onlarla kavga edip tartışmayalım. Çünkü bütün insanlar kardeştir. Onlar karından kardeş değil, ruhtan kardeştir. Çünkü biz, Yaradan’ımızın, anne karnındaki bedenlere üflediği nefes olan ruhlarız. Hepimiz O’ndan gelip, yine O’na dönecek olan, ruh kardeşleriyiz. Yeter artık, bu anlamsız kavga ve savaşlara son verelim. Kardeş kanı akıtmayalım.

Anlayış bekleyenlerden değil, anlayış gösterenlerden olalım. Evimizde, aile fertleriyle iyi geçinip, huzurlu yaşayalım.

Eşimizle, dostumuzla sohbet ederek, onlarla Hakk’ı hakikati paylaşalım. Zayıflayan duygularımızı ve imanımızı artırarak, Hakk’a yakın olalım. Sevelim sevilelim, işi kolaylaştıralım. Bu dünya kimseye kalmaz.

Varlık sahibi olmayalım; yani varlık davası gütmeyelim. Bedenimiz topraktan, ruhumuz Hak’tan olduğuna göre, bize ne kalıyor? Yokluk! Bunu unutmayalım. Bizim aslımız, yokluktur. Yok olduğumuzu idrak edelim. Yok olarak, her yokluğu varlığıyla dolduran Hakk’ı bulalım.

Yunus’un hakikat yolu, yokluk yoludur. Hiçlik yoludur. Varlık davası güdenler, övülmeyi, namı şöhreti, gösterişi sevenler, makam, mevki isteyenler bu yolda ilerleyemez.

Yunus’un yoluna, yolsuz gidilir.

Bir yol var mı ki gidilsin. Hak, bize, şah damarımızdan daha yakındır.

Yunus’un yolu, makamsızlık yoludur. Bu yolda makam, mevki aranmaz. Hiç olanın makamı, mevkisi olmaz. Hiç olanın ismi, “garip”tir. Yunus’un yolu, gariplerin yoludur. Bu yolda olanlar, sonunda yalnız kalırlar; kimseleri kalmaz. Onların bu yalnızlığını, sadece, yalnızların yalnızı, Yüce Mevlam bozar.

Garipler, yoksul ile paylaşır, dertli ile dertleşir. Sıkılana çare arar, hastalara şifa diler, yolda kalmışlara yoldaş olur. Dert babasıdır onlar. Menfaatsiz çalışırlar. Sevilmeden severler, karşılık beklemezler.

Garipler, az uyurlar, az yemek yerler. Fakirleri, yoksulları düşünürler. Yaradan’ın elçisi Hazreti Muhammed Mustafa’nın izini sürerler. Çünkü O, fakirlerin dostuydu, fakirliğiyle iftihar ederdi. Garipler O’nu, canlarından çok severler. O’nun gül kokusunu almak için diyar diyar gezerler.

Garipler, Emre’dir, âşıktır. Onlar, herkesi Hak için severler. Aşka âşıktır onlar. Aşk, ateştir; insanın bağrını yakar. O’nu, yanmayan bilmez. Bir kez yanan ise, inkâr edemez. İnkâr edenler, aşkın namertleridir. İflah olmazlar. Aşk, Hak’tır,

gerçektir. Sevenle sevilen arasındaki “Hu”dur. Vücut diliyle ifade edilmez. Aşkın belirtisi, yanmaktır. Bir kez yandın ise, aşkın gerçektir; şüphe edemezsin. Sebep-sonuç ilişkileriyle aşka leke süremezsin.

Gariplerin ulusudur, Tapduk Emre ile Yunus Emre…

Bir garip boynunu bükse, Yüce Allah taş üstünde taş bırakmaz; ama garipler de boynunu bükmez. Her şeyden, her olaydan Allah için razı olurlar. Sonuçta, başlarına gelenin Allah’tan geldiğini bilirler.

Garipler, paratöner gibidir; dertleri çeker. Takdiri İlahîden gelen her türlü kaza, bela, çileyi kendi üstlerine çekerler, başkalarını bu dertlerden korurlar.

Garipler, herkesin derdini dinlerler. Dinlediğinin derdini, kendi derdi gibi benimseyip yaşarlar. Dinledikleri dertleri kendilerine dert edinirler. Böylece o dertliden, o derdi ya tamamen çeker alırlar, ya da dertliyle paylaşarak rahatlamasını sağlarlar. Tüm gariplerin en önemli ortak özelliği budur. Dert dinleyip, dertlerden insanları kurtarmalarıdır.

Gariplerin tanınması çok zordur. Garipleri tam manasıyla, ancak Allah bilir. Biz tanıyamayız. İnsanlar, garipleri daha çok, dertlerini anlatıp rahatladıkları olgun insanlar olarak bilirler. İnsanlar, onları ferahatlatıcı bir kapı olarak görürler Dertleri dinleyen garipler, o dertlere karşı tavsiyelerde bulunur, çözüm yolları önerirler.

Yunus Emre de bir gariptir. Gariplerin pirlerindendir. Garipler de Allah’ın veli kullarıdır; ama halk arasında veli olarak bilinmezler. Daha çok bilge bir kimse olarak bilinirler. Belli bir kimlikleri kisveleri yoktur. Daha doğrusu onlar yok gibidir. Zahiren var görünseler de hakikatte yokturlar.

Geceleri az uyurlar, sabahlara kadar insanlık alemine dua ederler. Ayrı gayrı gözetmezler. Yaratılmış tüm varlıkları severler. Allah’ın uygun görüp yarattığı hiçbir varlığı gereksiz görmezler. Allah’ın ruhundan ruh üflediği bir varlığı kutsal bilirler.

İnsanlar arasında ayrım gözetmezler, herkesi dinleyip, herkesin derdine derman olurlar. Kimseden menfaat ve çıkar beklemezler. Herkese, sadece Hak rızası için yardım ederler.

Onları görenler, onların yüzüne bakınca, gayrı ihtiyari, onlara dertlerini anlatmaya başlarlar. Onlar da o dertlere derman olurlar. Garipler, bir anlamda dert ortağıdır. Dünyanın farklı ülkelerinde, aç kalan insanları duyup düşünerek, kendileri de zaman zaman yemek yemeyi terk ederler. Onların hâlini yaşarlar. Boğazlarından ekmek, yemek geçmez. Yüce Yaratıcı’mızın merhameti onlarda tecelli eder.

Onlar, insanlara merhamet ettiği kadar, hayvanlara da merhamet ederler. Bakımsız ve aç kalmış hayvanları yolda görüp onlara yardım ederler.

Garipler, merhametlidir, insaflıdır. Güzel ahlâk sahibidirler. Özleri, sözleri doğrudur, dürüst yaşarlar.

Hiç kimseden bir şey beklemezler. İhtiyaçlarını, sadece Allah’a arz ederler. Sadece Allah’tan yardım isterler.

Gariplere soru sorulmaz. İnsana lâzım olanı, gerekeni söylerler. Soru sorulması gerektiğinde onlar sorarlar. Sorularına doğru cevap vermek gerekir. Aldıkları cevaba bakarak kişiye yardımcı olurlar.

Garipler, makam, mevki peşinde değildirler. Onların sıfatları tarif edilmez. Yolsuz yolda yürürler; sonunda makamsızlık makamına ererek, Hak ile Hakk’ı severler.

Yunus Emre’nin, “Bir ben vardır benden içeri.” derken işaret ettiği ondaki O, nihayet onun yakasından dışarı çıkarak, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm!” demiştir.

İşte O, Yunus’taki Yunus’tur. O, Yunus’un özüdür. Özün özüdür. Hakk’ın kendisidir. Yokluğu dolduran varlıktır.

Yunus Emre’nin şiirlerinde ne anlatmak istediğini anlayarak hakikat yolunda Yunus gönüllü bir garip kul olmak dileyen önce günahlarına tövbe edip Allah’tan af dilemelidir.

Sonra Allah’ın emirlerine ve Peygamberimizin sünnetlerine uyarak ibadetlerini düzenli yerine  getirmeli, yasaklardan sakınmalıdır.

Daha sonra nefsini terbiye ederek hakikat yolcularının yaptıklarını yapmalıdır.

En sonunda kalbinde Allah’tan gayrı ne varsa temizlenmeli ve varlığından geçtikten sonra, damlanın denize düşmesi gibi deryalara dalıp yok olarak hakikat secdesini yapmalıdır.

Böyle bir Yunus gönüllü garip kul Hak katında makam mevki aramaz. Varlık davası gütmez. Sıkıntı ve dertlerinden şikayet etmez. Yaratılanları Yaradan’dan ötürü hoş görür. Başına her ne gelirse  Hak’tan bilir, kimseye gönül koymaz.

Kaderine razı olup boynunu büker. Bir gün de yalnız ve garip geldiği bu dünyadan yine garip gider.