- Hayatı1
- Hayatı2
- Hayatı3
- Dertli
- Garip
- Aşık
- Yunus ile tanışmamız
Batıdan Haçlılar tarafından yıpratılmış olan Anadolu halkı, doğudan da Moğolların saldırılarına maruz kalmaya başladı. Moğollar 1231 tarihinde Sivasa kadar gelmiş, halkın pek çoğunu öldürmüş, ordu gelinceye kadar çekilip gitmişlerdi. Bu saldırılarını zaman zaman tekrarlıyorlardı. Moğol istilasıyla iyice yıpranan halk, devlet korumasının yetersizliği sebebiyle kendi beyleri etrafında toplandı. Beyliklerin kuvvetlendiği ve birliğin bozulduğu bir süreç başladı. Beylikler bir yandan birbirleriyle, bir yandan Moğollarla, bir yandan da Selçuklu Devletiyle mücadele ettiler.
Sonuç olarak, istilalar, isyanlar ve yerleşme sıkıntıları ile çeşitli sosyal rahatsızlıkların ve iç huzursuzlukların boy gösterdiği bir manzara Anadoluya hâkim oldu. Anadolu, Haçlı seferleri, Moğol akınları, çeşitli isyanlar ve saltanat kavgaları ile kaynayan bir kazan hâline geldi. Yunus Emrenin kişiliğini, şiirlerini, manevî dünyasını şekillendiren yaşadığı devir, çok karışık ve insanların büyük acılar çektikleri bir dönemdi.
Yunus Emre böyle bir devirde hayatını, fikirlerini ve çabalarını Anadoluda birlik ve beraberliğin kurulmasına harcadı. Tüm beylikleri gezdi, onlara birlik olmanın önemini anlatarak büyük bir hizmet verdi. Daha gençlik yıllarında, bilinmez sebeplerin dertlerini içinde biriktirmeye başladı. Derdi arttıkça, yalnızlık dostu oldu. Dertliler yoldaşı oldu. Kimin derdi olsa ona gidiyor, derdini O'nunla paylaşmaktan garip bir zevk alıyordu. O, devamlı, Yaradan'a yalvararak dertlilerin derdine çareler arıyordu.
Dere-tepe demeden, dağ-bayır dolaşmış. Bir gün bir olay sonucu kendindeki kemalatı anlamış. Tapduk Emre'ye geri dönmüş. O da: "Yunus, biz seni kapalı bir kutu olarak Hakk'a sunacaktık, sen acele edip ağzını açtın!" demiş. "Var git, bundan böyle yoluna devam et, gariplerin yoldaşı, dertlilerin sırdaşı ol," diyerek tekrar destur vermiş. İşte böylece, gece demeden, gündüz demeden adım adım Anadolu'yu, her yöresine kadar dolaşmaya başlamış. Kâh dertlilerin derdine derman olmuş, kâh dargınları barıştırıp, mağdurların hakkını aramış. Haksız ağaları, beyleri insafa davet ederek onları mahcup etmiş. Yukarıda, o yıllarda, Anadolu beyliklerinin birbiriyle savaşından, birçok yörede insanların birbirini boğazlamasından, bu arada Moğolların da Anadolu topraklarını işgal etmeye başlamasından bahsetmiştik. Bu kötü ortamda, barış gönüllüsü Yunus, beyler arasında dolaşmış; onlara sevgi, merhamet ve birlik tohumlarını ekerek barışmalarına sebep olmuştur.
Yunus Emrenin nerede doğup nerede defnedildiği konusunda büyük ihtilaflar vardır. Belli ki O, Anadolunun bağrında doğmuş, sevenlerin gönlüne gömülmüştür.
Anadolu halkı onu çok iyi anlamış, kendine yakın bulmuş ve bağrına basmıştır. Bunun sebebi, Yunusun halkın dertlerine, halkın gerçeğine yakın olmasıdır. O, halkın diliyle halka yönelmiş bir hakikat şairidir. O, en karmaşık, en derin hakikatleri bile halkın diliyle anlatmış, onları anlaşılır kılmıştır.
Yunus Emre, eserlerinde sevgiyi, hoşgörüyü anlatmıştır. Bu iki konuyu Türk halkına en etkili şekilde anlatan, onları bu konularda eğiten tasavvuf büyüklerinden biridir. O, hür fikirli, samimî, saf ve derindir. Şiirlerinde gösteriş ve süsten uzak durmuştur. İfadesi alabildiğine etkili ve kuvvetli; ancak dili çok sade bir Türkçedir. Türk dilini seçmekle, Türk kültürüne büyük bir hizmet yapmıştır. Anadolu'da millî edebiyatın doğmasına sebep olanlardan ve bu hususta en büyük rolü oynayanlardan birisidir.
Yunus, şiiri bir araç olarak görmüştür. Şiirleri öğretici ve gerçekçidir. Şiirlerinde, sanat yapmayı bir amaç olarak gözetmese de, hem halka en güzel şekilde hitap etmiş, hem de sanat dolu eserler vermiştir. O sürekli, sade halktan en üst düzeyde kültürlü ve eğitimli topluluklara kadar herkese seslenerek, vermek istediği mesajları hedeflerine ulaştırmıştır. Yollara düşmüş, şehir şehir, köy köy gezerek insanlara ulaşmış ve insanlara gerçekleri anlatmıştır. Yunus, hitap ettiği insanların toplumdaki seviyelerine bakmadığı gibi, onları dinine, mezhebine, ırkına, rengine göre de ayırmamıştır. İnsanlar arasında hiçbir ayırım gözetmemiştir. Tüm insanlığı kucaklayan bir tutum izlemiştir. O, ayrılıkçı değil; birlikçi, birleştirici bir insandır. Tasavvufu şiirlerinde en ince ayrıntılarına kadar anlatmıştır. Dilindeki sadelik, tasavvuf gerçeğinin halka ulaşmasını kolaylaştırmıştır.
Dertli Yunus...
Yunusun dertli oluşu, genç yaşta çevresini gözleyerek, hayatın ağır yükünün nereden kaynaklandığının bilincine ermesidir. İşte bu bilinç ile önce köyün, sonra şehirlerin, sonra da ülkelerin dışına çıkarak, hayatta olanları üst düzeyde seyretmesini bilmiş, insanların nelerden dertlendiğini izleyerek, onların çarelerini kendi bakış açısıyla çözüme ulaştırmış, sonuçlarını, sade bir dille şiirlerine yansıtmıştır. Yunus, önce dertlerin nedenleri üzerinde durmuş, bunların insan üzerindeki tesirlerini inceleyerek, bir çoğunun insanı olgunlaştıran faydalı unsurlar olduğunu kavramıştır. Dertli insanların diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu görmüştür. Yani, insanların dertlerinde dermanın saklı olduğu gerçeğini tespit etmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, derdi olan insanlar düşünür, derdi olan insanlar çare arar, ararken de hayatın gerçeğini anlar!.. Diğer dertlilere yardım eder, dertlerin faydalı sonuçlarını gösterir, kahredip yıkılmalarını önler. Dertler; ilâç gibidir, acıdır; ama insanlığı tedavi eder. İşte, Yunus'un bir çok şiiri bu anlamda tüm insanlığa bir reçete olmuştur.
Sonunda dertli Yunus, dertleriyle bir büyük derdin girdabına, Hak'tan ayrı olmanın yalnızlığına düşmüş; toplum içinde yalnız kalmanın acısını çeken bir Hak garibi olmuştur. Garip Yunus ilden ile dolaşmış, dağlar, taşlar aşmış, kendisi gibi gözü yaşlı, gönlü yaralı birini bulamamış. Gece gündüz hasret ateşiyle yanmış, dili söylemiş, gözü ağlamış, yine de sevdiğine kavuşamamış. O, bu dünyaya dosttan ayrılıp gelmiş. Bu dünyanın kahrından bezmiş. Bu dünyanın, ayağına bağlanan zincirini koparıp dosta geri gitmek istemiş. Yüz bin defa doğsa, yüz bin defa canını dost yolunda feda etmek istemiş. Bir acayip diyara geldiğini, kimsenin onun dilinden anlamadığını, kendi söyleyip yine kendisinin dinlediğini ifade edip, insanların gerçekleri göremediğini vurgulamış. Sevgilinin bahçesinde bülbül olduğunu, sevgilinin de O'nun solmayan gülü olduğunu tanımlamış. O sevgilinin, O'nu çağırdığını ve bir kadeh aşk şarabı gönderdiğini ifade ederek, o şaraptan içtikten sonra ölmezlik sırrına erdiğini açıklamıştır.
Tasavvufun kâmil insan olma yolunda en önemli payeyi verdiği kavram, ilâhî aşktır. İlâhî aşk ile kastedilen, Allaha duyulan aşırı sevgidir. İşte, Yunusun anlata anlata bitiremediği aşk, bu aşktır. İlâhî aşk, tasavvufta çok önemli bir yer tuttuğu gibi, Yunus Emrenin şiirlerinde ve şahsiyetinde de çok önemli bir yer tutar. Yunusun şahsiyetinde en güzel örneklerinden birini bulan ilâhî aşk, tasavvuf büyüklerine göre, yüce Yaradanın isim ve sıfatlarının yüceliklerini seyretmek için, âşık ve âşık olunan (maşuk) arasında, kendini kendine sunmasından kaynaklanmıştır. Yunus dağları sevdi, taşları sevdi. Ağaçları, kuşları sevdi. Canların canını sevdi. Sonunda bu hasret O'nun canına yetti. Diyar diyar gezdi. Sevgiliyi aradı. Yerdeki karıncadan, uçan kuştan haber sordu. Dertlilere sordu, yoksullara sordu, bulamadı. Bu aşk ile bir ömür boyu yandı, kavruldu. Sonunda canların canını buldu. Külünü ummana savurdu.
Yunus Emre bana, sohbet ettiği o insanı göstererek, "Bir gün gelecek, bu kardeşim beni sana anlatacak, beni sana tanıtacak," dedi.
Bu rüyanın o kadar tesirinde kalmıştım ki, aradan yıllar geçmesine rağmen, çocukluk çağında gördüğüm o rüyayı hiç unutamadım.
Bundan önce geçirdiğim trafik kazası ve ölümden dönmenin tesiri ile ilgi alanıma hızla giren manevî olaylar sonucunda, otuz sekiz yaşlarındayken, yine bir gece rüyamda Yunus Emre'yi gördüm. Bana, doğup büyüdüğüm Samsun'un Vezirköprü ilçesinde bir isim ve adres vererek o şahsı bulmamı ve kendisiyle görüşmemi istedi.
Aradan aylar geçmiş, bir türlü gitme fırsatı bulamamıştım. Ancak babaannemin vefatından dolayı memlekete gittim. Verilen adresi kolayca buldum. Adı geçen şahsın evine giderek kendisiyle görüştüm. Bir divan üzerine oturmuş, kırk kilo civarında, esmer, küçük cüsseli bir kimseydi. Bana, rüyayı göreli aylar olduğu hâlde neden gelmediğimi sordu. Hayretler içinde kalmıştım. Kalbim heyecanla vuruyordu. Sonra, "Üzerimde bir emanet var, sana Yunus Emre'yi anlatacağım," dedi. İçimi garip bir duygu sarmıştı. Sanki ben onu yıllardır tanıyordum. Yoğunlaşan bu duyguyla yüzüne baktım. "Hani çocukluğunda bir rüya görmüştün. Dere kenarında bir ağacın altında, Yunus ile konuşan biri vardı ya, işte, Yunus'un sana işaret ettiği, sana Yunus'u tanıtacak olan O garip, benim," dedi. Aman Allah'ım, o andaki hâlimi size anlatmam mümkün değil! Herhalde biraz tahmin edersiniz. Perişan olmuştum, kollarım tutmuyordu. Bir kenara külçe gibi yığılmıştım. O arada bir bardak çay içip güçlükle kendimi toparlayabildikten sonra, başladı anlatmaya... Nasıl gariplere karıştığını, nasıl Yunus ile tanışıp, dertlilere paratöner olduğunu...
Bu sohbet sabah ezanına kadar sürdü. Artık, gariplerin kim olduğunu biraz öğrenmiş, onlara, tüm duygularımla yakın olmuştum. O, gariplerden bir garip, Yunuslardan bir Yunustu... Bize sırrını anlattıktan birkaç gün sonra bu dünyaya veda ederek, ebedî âleme göç etti. Ruhu şad olsun.